Fazla mesai süründürür!

0
ErdemDemir

Geçen gün kitaplığımı düzenlerken, 10 yıl kadar önce okumuş olduğum Paul Lafargue'ın yazdığı "Tembellik Hakkı" kitabını yeniden okuma şansı buldum. Bir defa daha ezberimi bozan bu kitabı fazlamesai (!) camiasıyla paylaşmak istedim.

Paul Lafargue İnternet Arşivi

"Tembellik Hakkı"

Ve alıntılar, sadece fikir verebilmek için...

Ne var ki, işçi sınıfı, bütün uygar ulusların üreticilerini bağrında toplayan o büyük sınıf, bağımsızlaşarak insanı kölece çalışmadan kurtaracak ve insan-hayvanı özgür bir varlık durumuna getirecek olan işçi sınıfı, tarihsel görevini unutup içgüdülerine ihanet ederek, kendini çalışma dogmasına kurban etmiştir. Cezası sert ve korkunç olmuştur. Tüm bireysel ve toplumsal sefalet, çalışma tutkusundan doğmuştur.

İyi bir kadın işçi, iğ ile dakikada ancak beş ilmik atar, oysa kimi dönüşümlü dokuma tezgahları aynı zaman içinde 30 bin ilmik atıyorlar. Buna göre, makinedeki her dakika, kadın işçinin 100 saat çalışmasına eşittir; ya da, makine her dakikada kadın işçiye on günlük bir dinlenme zamanı sağlamaktadır. Dokuma sanayisi için doğru olan, modern mekanikte yenilenen tüm sanayiler için de az çok doğrudur. Ama, ne görüyoruz? Makine geliştikçe ve insan çalışmasını durmadan artan bir hız ve kesinlikle yendikçe, işçi, dinlenme süresini aynı oranda uzatacak yerde, makineyle yarışırcasına çabasını iki kat artırıyor. Saçma ve öldürücü bir yarışma bu!

Eğer işçi sınıfı, kendine egemen olan ve özünü alçaltan kusuru söküp atarak o korkunç gücü ile ayaklanır ve bunu kapitalist sömürüden başka bir şey olmayan İnsan Hakları'nı, Sefalet Hakkı'ndan başka bir şey olmayan Çalışma Hakkı'nı istemek için değil de, her insana günde üç saatten fazla çalışmayı yasaklayan çelik gibi bükülmez bir yasa koymak için yaparsa, dünya, yaşlı dünya sevinçten titreye titreye, içinde yeni bir evrenin zıpladığını duyacaktır... Ama, kapitalist ahlakın yoldan çıkardığı bir proletaryadan, mertce bir karar nasıl istenebilir?

İşçi erkek, kadın ve çocuklar, yüz yıldır, bin bir zahmetle acının çarmıhlı tepesine tırmanmakta. Antik köleliğin hazır ve canlı örneği İsa gibi. Yüz yıldır, zor altında çalışmakta, kemiklerini kırmakta, etlerini örselemekte, sinirlerini kırbaçlamakta. Yüz yıldır açlık barsaklarını burmakta, beyinlerini sanrılara salmakta...

Ey tembellik, uzun süren sefilliğimize acı! Ey sanatların ve soylu erdemlerin anası tembellik, insan kaygılarına merhem ol!

Görüşler

0
rafet
Bugun icinde yasadigimiz zamanda isci sinifi birakin gunde 3 saat icin savasmayi, gunde 10 saat calismaya razi.Yeter ki isinden kovulmasin, ucretinden fazla kesinti yapilmasin. Kapitalist Emperyalizm Sovyetleri dagitarak dunyada tek sistem haline geldi ve bunun verdigi cesaretle isci sinifina, calisan kitlelere devamli saldirilarda bulunuyor. Avrupa ulkelerinde irkci partiler gucleniyor, sosyal demokrat partiler sag politikalar izlemeye basliyor. Kisaca gun domuzun gunu. Bir umut Latin Amerikada.Irak da, Iran da. Buralarda ABD ve gudumundeki somurgecilere iyi bir tokat atilabilirse bunun gerisi de gelecektir (umarim). Iyi bir tembel olarak isci sinifinin da tembellik hakkini kullanabilecegi gunlerin gelmesini dilerim.
0
raman
bencede süründürür.işçilerin kazançları birilerinin cebine gitmediği bir düzende herkesin tembellik hakkı vardır.örneğin kübada insanlar 6 saat çalışıyor ve kimse aç değil açıkta değil.ama türkiyede 16 saatte çalışsan açsın.çünkü senin emeğini başkaları gaspediyor.
0
bk
Damat Paul Lafargue paşadan inciler :) Havan Çiftliğini okumuşmuydunuz "all animals are equal. some animals are more equal than the others."
0
ebola
Damadın kitabını ilk okuyuşumu hatırlıyorum. Öyle kafa dağıtmak için hafif bir şeyler okuyayım dedim. Tembellik hakkını seçtim. Nede olsa ince ve "tembellik" gibi hafif bir konudan bahsediyordu. Kitabı bitirdiğimde ise kitabın tuğladan ağır olduğunu gördüm. Hayatta ikinci kez okuduğum ender kitaplardan biridir. Çalışmanın tüm dinler -ve üstyapı kurumları- tarafından kutsanmasını anlattığı bölümü ayrı güzeldir.
0
FZ
Tüm dinler her zaman çalışmayı mutlak olarak kutsamamışlardır. Daha önce FM gündemini işgal eden kitaplardan biri olan Hacker Etiği bunu somut kaynaklara dayanarak, eğlenceli bir dille anlatır. Hıristiyanlıkta çalışmanın hor görülmesinden, çalış daha çok çalış ve biriktirebildiğin kadar biriktir ancak böyle iyi bir Hıristiyan olursun düşüncesine geçişin öyküsü hakikaten çok acayip bir öyküdür.
0
SHiBuMi
Karşımda iki arkadaş grubu var. Bir derenin kıyısında oturuyorlar. Şimdi birbirlerine düşmanlar. Ellerindeki taşları öfke ve nefretle sıkarak birbirleriyle konuşuyorlar. Ben iki grubun tam ortasında oturuyorum. Havadaki gerilimin fotoğrafını çekiyorum. Derenin sesine biraz uzakta. Fabrikanın grev davulu karışıyor. İki grup da sendikanın yönetimini ele geçirmek istiyor. Konuşmalardaki sessiz gerilim solcu bir sokak tiyatrosundan gelen tiradla kesiliyor. Tiyatronun sözlerine iki grup da hak verip, kaldıkları yerden düşmanlığa devam ediyorlar. Bir polis helikopteri fabrikanın üstünden dereye doğru daireler çizerek üzerimizde dolanıyor. Ben sendikanın gazetesini çıkarıyorum, grevin fotoğraflarını çekiyorum.

Eski arkadaşlar şimdi birbirlerine nefretle bakıyor. 5-6 kişilik gruplarıyla ellerinin içine aldıkları taşları birazdan çıkacak kavga için hazırlıyorlar. Ceketlerini açıp silahlarını gösteriyorlar. Konuşma devam ediyor ve birbirlerine aynı şeyi söylüyorlar: "Burdan Gidin, Bu Fabrika Bizim." Bir halk ozanı lafı alıp "bu fabrika bizim" diye kötü bir mikrofona bağırıyor. İşçiler türküye katılıyorlar. Bir jandarma aracı gelip duruyor. Komutan etrafa bakıp, "Bu Fabrika Esas Bizim" diyor. Bir emekçi ressam "Benim İşçilerim" adlı sergisini açıyor. Sokak tiyatrosunun oyuncuları resimleri çok beğeniyor. Havadaki gerilim devam ediyor. Maliye Bakanlığı'ndan grup bu fabrikadan daha fazla vergi almak için minibüsten iniyor. Onlar da bu fabrikanın kendilerine ait olduğunu düşünüyor. Aynı anda derenin kenarında kavga çıkıyor. Eski arkadaşlar Fabrika Bizim diye kavga ediyor, birbirlerini dövüyor. Kanları derenin suyuna karışıyor...

4 gün sonra fotoğraf makinemin kapağını grev çadırında bulma umuduyla fabrikaya gidiyorum. Fabrikanın sahibi olduğunu iddia eden grevciler, sendikacılar, maliyeciler, jandarma tiyatrocular, ressamlar, türkücüler, polisler, solcu üniversiteliler, gazeteciler... Hiçbiri ortada yoktu. Derenin sesinden başka hiçbir ses duyulmuyordu. Rüzgarın sesi yerdeki gazete parçalarının üzerinden geçip derenin sesine karışıyordu. Dört gün önceki grevin davul zurnasından, polisin helikopterinden, maliyenin minibüsünden, sokak tiyatrocularının haykırışlarından, işçilerin heyecanlı sloganlarından, sendika için kavga eden arkadaşların çığlıklarından geriye kocaman, ağır ve derin bir sessizlik kalmıştı. Kafamı kaldırıp sessiz nedenini anlamaya çalışıyorum. Bana herkesin nereye gittiğini, bütün bu insanların nasıl olduğunu, bu ölüm sessizliğinin nedenini söyleyecek birini arıyorum, kimseyi göremiyorum. Fabrikanın kapısında asılı duran bir küçük levhadan başka. Yorgun, sessiz bir küçük levha, küçük yazı, bir küçük kelime. Hayatımın bütün sorularının cevabı. Fabrikanın sahibi esas girişteki büyük kapıya bir tek söz yazıp çekip gitmişti... Kapalı

Atlas Silkindi bütün yaratıcıların Kapalı levhasını asıp gittikleri günü anlatıyor. Bütün yapan edenlerin, kendisi için çalışıp farkında olmadan bizlere hizmet eden bütün benlerin gittikleri gün bizlerin, yani şikayet edenlerin şikayet edecek kimseyi bulamadığı o korkunç günü gösteriyor. Bizlerin beni nasıl sömürdüğünü resmediyor. Kitabı okurken karar vereceksiniz. Yapan edenlerden misiniz, yoksa şikayet edenlerden mi? Eğer şikayet edenlerdenseniz kitabı okumayın, utanırsınız!
(Tanıtım Yazısından)

Atlas Silkindi
0
FZ
Madem bu konu açıldı, belki biraz da Hannah Arendt'in emek, iş ve eylem arasında koyduğu farka odaklanmakta fayda olabilir. (Eksik Türkçe çeviri için üzgünüm.) Bu bağlamda "İfade Özgürlüğü"ndeki Özgürlük ya da "Özgür Emek"teki Özgürlük? makalesine de bakılabilir.

Tembellik Hakkı gibi kitapların belki de en önemli faydası işin "ezber bozma" kısmı. Fikirleri benimser ya da benimsemeyiz ama körü körüne, sorgulamaksızın cicili bicili pazarlanan fikirleri benimsemek yerine biraz sıkıntılı olsa da yaptıklarımızı neden yaptığımızı sorgulamak hayatı belki de biraz daha yaşanılır kılacaktır.

Bu arada aklıma okumadığım ama bana aktarıldığı kadarı ile hoşuma gitmiş olan, Cuma ya da Pasifik Arafı romanı geldi, herhalde oradan bir diyalog idi, adanın yerlisi ile bizim "modern" Robinson konuşuyor ve konu yarışlardan açılıyor, hadi yüz metreyi en hızlı koşma yarışı yapalım. Yerli soruyor yapınca ne olacak, Robinson da diyor ki en hızlı koşmuş olan adamı belirleyeceğiz, ödül vereceğiz, güzel olacak, heyecan olacak, yerli gülüyor, o kadar istiyorsan biz sana en hızlı koşan adam diye hitap edelim, bu kadar yorma kendini. Bir türlü anlaşamıyorlar filan..

Ya da hayal meyal hatırlanan bir filmden bir Danny De Vito diyaloğu (çılgın hırslı borsacı rolünde): "... kazanmak için kazanıyoruz, sonra ne mi oluyor, evet tabii ki ölüyoruz, öldüğünde kimin en çok parası varsa o kazanmış sayılıyor bir süreliğine... Ne? Saçma bir oyun mu? ..."

Not: FZ'nin ayaküstü binlerce yıllık tartışmayı sonuca bağlamak gibi bir sonucu yoktur, insanlıktan çıkmış azılı liberaller ile çalışmak özgürleştirir, bizim bizden başka dostumuz yok diyenler sonuna dek kapışabilirler. FZ henüz tembel mi çalışkan mı olduğuna karar veremediği gibi acaba Leonardo da Vinci ve Einstein, Ford'un fabrikalarından birinde araba montaj hattında belli bir işi yapan işçiden daha mı çalışkan idiler diye düşünmektedir. Belki de asıl mesele nüfus kontrolüdür ve kadınlar birtakım hormonlarını maneviyat ile ilişkilendirip annelik "güdü"lerini tatmin etmek için çocuk yapmayı istemekte, dolayısı ile milyarlarca insan evladı gezegen kaynaklarını kanserli hücre gibi emip posasını çıkarmakta, bunu yapmadığı zamanlarda da kendi hemcinslerini boğazlamaktadır. Ya da belki Arendt'in deyişi ile öyle saf kötülük diye bir şey yoktur, mevzu genellikle sıradan aptal insanların banaliteleri sonucunda pek düşünmemeleri ve itaat etmeleridir.
0
redogre
FZ henüz çalışkan olup olmadığına karar veremediyse vay halimize.... Tembellik dediğin olsa olsa ipe sapa gelmez işlere zaman harcamama isteğidir. Yoksa bu adam bunca şeye nası yetişio lafını en çok kullandığımız insandır FZ...
0
Satanique
Sen sus. FZ'nin kılı olamazsın. Adam 10 tane programlama dili biliyor. Beyin üzeirne kafayı bozmuş. Nörolog'dan daha bilgili robotlar ile bulanık mantık ile ilgileniyor. Onun mantıgı bulanmıs. Sen kimsin ki, ona "adam" diyorsun. Saygılı ol!
0
Satanique
Müthişsin FZ seninle gurur duyuyorum. Mükemmel bir yazı.

Teşekkürler!
Görüş belirtmek için giriş yapın...

İlgili Yazılar

`Linux İncili´

butch

Dolar aldı başını gidiyor. E iyi kitaplar da dolarla satılıyor. Sanırım bu ortamda bize sağlam bir yer lazım şöyle aradığımız ve işe yarayacak kitapları bedavaya bulabileceğimiz. http://linuxdoc.org/ gerçekten bu konuda iyi bir tercih olacak sanırım. Gidin bir görün. Ama özellikle "Securing and Optimizing Linux Red Hat Edition" kitabına dikkat edin. Sundance'in tabiriyle Linux İncili. Hemen indirin ve mesai bitimini beklemeye başlayın lazer yazıcılara yüklenmek için. Tabi hala işiniz varsa...

Dergi Eleştirisi: CYBER Elektronik

FZ

Türkçe kaynak bulamamaktan şikayet edenleri ferahlatacak bir haber: Türkiye'deki bir elektronik şirketinin sponsorluğu ile Türkçe elektronik dergisi, CYBER Elektronik yayınlanmaya başladı. Dergide yerli ve yabancı yazarların teknik makaleleri mevcut.

Aralık ayında 3. sayısını bayilerde bulabileceğiniz bu önemli yayın, önemli bir boşluğu dolduruyor. Özellikle kendi çapında, amatör olarak bu konulara hevesli olan insanların ve hatta belki de yeni yeni bu konuda ders almaya başlayan ama somut projeleri merak eden öğrencilerin başvurabileceği bir kaynak. Derginin Aralık sayısındaki konular ve bunlara dair eleştirileri şöyle sıralayabiliriz:

Dr. Cem Say´la Yapay Zekâ ve Doğal Dil İşleme Üstüne

FZ

Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği öğretim görevlilerinden Dr. Cem Say ile bilgisayar dünyasının popüler ve bir o kadar da zorlu konuları olan yapay zekâ, doğal dil işleme ve kuantum bilgi işlem üzerine söyleştik.

FZ: Hocam, yapay zekânın hangi alanlarında, ne kadar süredir çalışıyorsunuz?

CS: Doktora zamanından beri yapay zekâ (YZ) ile ilgileniyorum. Doktora konum, İngilizcesi "Qualitative Reasoning" olan ve "Nitel Uslamlama" olarak Türkçeye çevirebileceğimiz konu idi, ne olduğunu birazdan açıklayacağım. Demek ki, işte 1980'lerin sonlarından bu yana YZ ile ilgileniyormuşum. Ayrıca yukarıda bahsi geçen konuya ek olarak Doğal Dil İşleme özellikle Türkçe dil işleme ile bir süredir ilgileniyorum. YZ konusunda ilgilendiğim temel iki alan bu ikisi.

C++ için goto kullanımı

anonim

Eskiden beri goto terimi ile programcıların arasında ne olduğunu merak ederim. Hemen her kitapta goto teriminden neredeyse bir küfürmüş gibi bahsedilir ama yinede kullanımı anlatılır. Sonunda merakımı gideren cevabı Bruce Eckel'in Thinking in C++ kitabında buldum. Bu kitabın goto kullanımı ile ilgili kısmını aşağıda bulabilirsiniz.

Sistem Çağrıları Nedir ve Nasıl Çalışır?

anonim

Her şey burada başladı. FM'de yayımlanan bir yazıda gördüğüm "kernel mode" ve "user mode" deyimlerini araştırıken bu konuda açık bir Türkçe makale olmadığını farkettim. Bu konudaki araştırmalarım sonucu günlüğüme yazdığım ufak bir bilgi notundaki hataların Sn. Tonguç Yumruk tarafından düzeltilmesi ve gelip giden e-postalar sonucunda aklımdaki soru şuydu: "Sistem Çağrıları Nedir ve Nasıl Çalışır?"

Sorunun cevabı ise artık bu kısa makalede. Faydalı olması dileğiyle...