objektivist

objektivist


0 takip ediyor | 0 takip ediliyor


Bilgi alanları


İlgi alanları

Biz ( 35)

Hımm;
Sen "toplumcu/bizci..", biz:"BENCİL" iz öyle mi?

ebola/mebola her ne isen: Cevabını beklerim kestirmeden:)):icq numaram:172225048
ŞİMDİ GELEYİM, dolambaçlı vede ikinci elci/asalak (!)ça gönerdiğin(Ali Tahir'e AİT..)yazının CEVABINA:

İŞTE CEVAP-hemde linksiz felan!-KESTİRMEDEN:

"..Değerli Ali TAHİR;

Herşeyde önce,"Ayn Rand ya da bir Rus yazarının tersinden ütopyası"
başlıklı makalenizle, bize de BENCİLLİĞİ savunma fırsatını verdiğiniz için, teşekkür ederiz size.
Bu arada,"Ayn Rand ve Felsefesi:OBJEKTİVİZM" hakkında yaptığınız bu eleştiride ki: OBJEKTİF
değerlendirmeleriniz de takdire değer - birkaç önemli/önemsiz ayrıntı haricinde tabii ki - gerçekten.

Değerli düşünen dost;
Bu anlam da,makalenizde öncelikle öne aldığınız konuları seçerek bir cevap vermek istiyorum size:

A- Özetle makalenizde belirttiğiniz aşağıda ki: konular da, sizinle hemfikirim:

1-

"... Ayn Hanım ülkemizde az bilinmekle birlikte Amerikan kapitalizminin gelmiş geçmiş en büyük
ideologlarından biridir. Kendisine kısmen felsefeci olarak da bakılabilir. Ayn Rand objektivizm akımının
kurucuları arasındadır. Ayn Rand fikirleri ile iktidara gelebilmiş birkaç şanslı düşünür arasındadır... "
2-

"...Ayn Rand'ın kendisi şöyle bir uyarı yapabilirdi:'Felsefeyi umursamazlık edemezsiniz çünkü en
sıradan günlük dil kullanımında bile yüz yıl önce bir felsefecinin açtığı tuzağa düşüyor ve böylece
hayatınızı bir çıkmaza sokuyor olabilirsiniz .'.."
3-

"...Yalnız bu anlamda değerli okurlarımızı uyarmak istiyorum... Hayatını komünizm düşmanlığına
adamış olan Ayn Rand'ı değerlendirirken yargısız infazlardan kaçmak gerekli...Bir infaz olacaksa
yargılı olmalı.. Yani karşı tarafın gücü ve savları iyi tartılmalı.. Ve bütün militan yapısına rağmen
önemli bir yazar olduğu gözden kaçmamalı. Ve özellikle felsefenin şakaya gelmeyeceğini ve neden
gerekli olduğunu dünyada bu güne kadar herkesten iyi savunmuş olduğu unutulmamalı. (Görüşlerine
katılmasak bile).... "
4-

"...Ayn Rand'ın romanı Atlas Vazgeçti yayınlandığı 1957 yılından beri her sene 200 bin civarında
satışla tüm zamanların en önemli çok-satanları arasında yer aldı. Amerika'da sadece bir kitap
daha çok satmıştı: İncil... Sadece bu veri bile Ayn Rand'ın amerikan siyasi ve düşünsel hayatındakini
yerini kanıtlamaya yeter... "
5-

"...Ayn Rand her şeyden önce güçlü ve Tahrik edici bir stile sahiptir. Tersini savunsa da "Beni
dinle küçük adam tipi" bir mistisizm gözeneklerine sahiptir.-:
"Neden gurursuz yaşadığınızı, ateşsiz sevdiğinizi, direnmeden öldüğünüzü merak
mı ediyorsunuz? Neden her baktığınız yerde cevapsız kalmaya mahkum sorularla karşılaştığınızı,
hayatınızın neden imkansız çelişkilerle dolduğunu, neden 'ya beden ya ruh' gibi, 'ya
kar ya kamu yararı' gibi yapay seçimlerden kaçınmak için tüm ömrünüzü mantıksız kararsızlıklarla
geçirdiğinizi bilmek mi istiyorsunuz? Cevap yok diye çığlıklar mı atıyorsunuz? Algılama
aletinizi, aklınızı reddetmişsiniz, ondan sonra da evrenin bir esrarengizlik yumağı olduğundan yakınıyorsunuz..."
6-

"..Ayn Rand ile buluştuğumuz noktalar da var kuşkusuz.. Özgürlük aşkı... Fikirlerin dünyayı ve
insanlığı değiştirebileceğine inanç... Felsefenin ekmek ve sudan sonra belki en önemli 3. ihtiyaç
olduğu... Mücadele eden , yılmayan , tatmin olmayan bireylerin toplumların ilerlemesi açısından
önemi..."
7-

"..Ayn Rand,...-bazılarının- kendilerinin umduğu gibi seviyesizliğin ve düzene
ayak uydurmanın avukatlığını yapan bir yazar değildi.. Hele hele kitle yaltakçılığının en tavizsiz
düşmanıydı..."

8-

"..."Ayn Rand çok genel bir fikir vermek gerekirse ultra bireyciliğin, (akılcılaştırılmış?) egoizmin
dünyadaki en önemli şampiyonudur... Ama genel hatlarıyla maddeci bir alt yapıyı savunur ve tanrı
tanımazdır. Irkçılığa karşıdır..."


B- Makalenizde katılmadığım konular ve bunlara cevaplarım şunlardır:

1-

Ali TAHİR: ". her açıdan vahşi ve aşırı bir kapitalizmi savunur.Özveri ve yardım en nefret ettiği kelimeler arasındadır.
Toplumun geleceğini sadece çıkar ilişkileriyle kavramak gerektiğini savunur.."

CEVAP: Değerli Ali Tahir;

Ayn Rand ve biz Objektivistler,değil:"..vahşi ve aşırı bir kapitalizmi savunmak..":Kapitalizmin henüz
uygulanmadığını iddia etmekteyiz!
Çünkü, bugün içinde yaşadığımız düzen:KAPİTALİZM değil, KARMA EKONOMİDİR.
Çünkü, "ALTRUİZM/İRRASYONALİZM/v.s" gibimsi "felsefe/din/önyargı.." ların egemen olduğu bir sistem:
KAPİTALİZM olamaz..!
( Kısacası "bilmem kaç yıl sonra ki:'petrol/coğrafi/veya diğer maddi/manevi(her ne ise!!!) çıkarları için:
BİREYİ; ' kendisini fedaya/kurban olmaya İTEN/GAZLAYAN (!!!).. ' bir sistem:
İNSAN TABİATINA'da uymaz sanırım..Sizce de böyle değil mi?

2-

Ali TAHİR: ".. Özveri ve yardım en nefret ettiği kelimeler arasındadır. Toplumun geleceğini sadece çıkar
ilişkileriyle kavramak gerektiğini savunur.."

CEVAP: Değerli Ali Tahir;
Bu konuya cevap olarak: " PINAR - AYN RAND " dan bir paragraf size:

" İyilik ve kötülük kutupları açısından, iki kavram sunulmuştur: Biri bencillik, öbürü de hayırseverliktir.
Bencilliğin anlamı başkalarını kendisi için feda etmek olarak tarif edilmiştir. Hayırseverlik ise kendini
başkaları için feda etmektir denmiştir. Bu durumda insan her iki halde de diğer insanlara bağlanmış,
kendisine iki acıdan birini çekmesi söylenmiştir. Ya başkalarının uğruna kendisi acı çekecektir,
ya da kendisi uğruna başkalarına acı çektirecektir. Sonunda insanoğlunun kendi acılarından zevk alması
gerektiği de söylenince, tuzak iyice kapatılmıştır. İnsan artık mazoşizmi kendi ideali olarak kabul etmek
zorunda kalmıştır, çünkü bunun karşısına ancak sadizm vardır. İnsanoğluna oynanan en küstahça
oyun bu olmuştur. Bağımlılık ve acı çekme bu yolla hayatın temelleri haline getirilmiştir.
Seçenekler "kendini feda etmekle- tahakküm etme" arasında değildir.Seçenekler "bağımsızlıkla- bağımlılık" arasındadır.
Yaratıcının kuralı ya da elden düşmecinin kuralıdır.
Bu temel bir sorundur. Bir ölüm kalım sorunudur. Yaratıcının kuralı, insanlığın var olmasını sağlayan
mantıklı zihnin ihtiyaçları üzerine kurulmuştur. Elden düşmecinin kuralı ise sağ kalmayı beceremeyecek
insanların ihtiyaçlarına dayalıdır. İnsanın bağımsız egosundan doğan her şey iyidir. İnsanın insana
bağımlılığından doğan her şey kötüdür. Bencil kişi salt anlamda bakıldığında başkalarını feda eden kişi değildir.
Başkalarını herhangi bir şekilde kullanma ihtiyacının üstüne çıkmış kişidir.
Onun işlerliği, diğer insanların kanalıyla değildir. Birincil anlamda onlarla ilgilenmemektedir.
Amacı da düşüncesi de arzuları da enerjisinin kaynağı da hep onların dışındadır.
Bir başka kişi için var olmakta değildir. Kimseden de kendisi için var olmasını istememektedir.
İnsanlar arasında oluşabilecek tek kardeşlik, tek karşılıklı saygı bu yolla olabilir. "

3-

Ali TAHİR: "..Yazarın hastalıklı anti komünizmini, yine muhtemelen aile işletmesinin devletleştirilmesi
sonrasında yaşanan statü kaybıyla açıklayabiliriz...."


CEVAP: Değerli Ali Tahir;

".. hastalıklı/hastalıksız anti komünizm.. " de ne demek, anlamadım..?
Kaldı ki, statü kaybına uğramayan/uğramadan.:" Anti: KOMÜNİST/FAŞİST/ŞERİATÇI/DEVLETÇİ/v.s"
olan kahraman bireyleri, NASIL izah edebiliriz o zaman?

4-

Ali TAHİR: " ..Ayn Rand bütün zamanların en çok satan iki kitabını yazmış olmasına ve yukarıda saydığımız
ilişkilerin kaynağı olmasına rağmen akademik ve ciddi felsefeciler arasında pek kabul görmemiştir..."

CEVAP: Değerli Ali Tahir;

Bu konuyu önemsediğinizi sanmıyorum. Kimdir ki bu:" akademik ve ciddi(!) felsefeciler.."..?
Ki bunlar, Marksizm'i de benzer bir şekilde görmemiş dir?

5-

Ali TAHİR:

"...Pek şık bir eleştiri olmayacak ama Musevi dininin seçilmiş kavim teması ile Ayn Rand çizgisi
arasındaki bazı benzerlikleri de görmemezlikten gelemiyoruz...."

CEVAP: Değerli Ali Tahir;

Pek şık olmadı gerçekten!

6-

Ali TAHİR:

".. Marksizm insan aklının toplum mühendisliğinde kullanılmasıdır da... Ayn Rand da işte tam bu anlamda,
hatta karikatüral anlamda aklın yardımıyla toplum mühendisliğinden yana bir yazar. Yani bireyciliğe
aşıkmış gibi görünürken. yaşayan gerçek bireyi beğenmeyip onu içindeki duygulardan arındırmak,
onu sadeleştirmek gibi çok ütopik dertleri olan biryazar. Sadece Marks haklı ama bir kapitalist olarak
nasıl daha iyi kapitalistlik yapsak daha çok tatmin olurduk sorusunu sormuş bir yazar!!!
En nihayetinde Ayn Rand kendi akıl mühendisliği tezleriyle zaten bunu hedefleyen sosyalistlere
eleştiri yapacak durumda mıdır? . Bu da ayrı bir soru.."

CEVAP: Değerli Ali Tahir;
İşte bu noktada çok, ama çok YANLIŞ bir SENTEZE varmışsınız:

Çünkü AYN RAND ve OBJEKTİVİSTLER: ".. aklın yardımıyla toplum mühendisliğinin.. " olmayacağının/olamayacağının
bilincindedirler..Bu nedenle de "toplum mühendisliği" gibi bir SAÇMALIĞI savunmazlar ASLA!
Çünkü onlar, " İnsanın 'kadir-i mutlak ve yanılmaz " ve de toplumsal ilerlemenin "kestirme yollarının" OLMADIĞININ
bilincededirler...

7-

Ali TAHİR:

".. Ve bence ahlaki ilkelerinin çoğunda biyo -etik kökler vardır."

CEVAP: Değerli Ali Tahir;

Hiçte öyle değil!

Çünkü: AHLAK'ı ve ".. ahlaki ilkeleri..." belirleyen, "... biyo -etik kökler.." felan/FİLAN değil: BİLİMDİR.
Çünkü ahlak: FELSEFE BİLİMİNİN En Temel bir dalıdır zaten!

C- SONUÇ: AHLAK ve FELSEFE

Acil Sorun: AKLIN MUTLAKLIĞI TEMELİNDE: AHLAKİ DEVRİM..!

Ahlak üzerine yapılan çoğu teorik tartışmanın kısırlığı, hiç bir yere vardırmayışı, çoğu insanın bu tür tartışmalardan
sıkılmasının sebebi budur: ahlaki prensipler, somutlaştırılmadığı takdirde, insanların zihinlerinde boşlukta
asılı soyutlamalar halinde kalır; bu prensipler, insanların önlerine, bir türlü kavrayamadıkları bir amaç koyup,
ruhlarını bu amaç doğrultusunda yeniden şekillendirmelerini ister; oysa, nasıl tatbik edileceği bilinmeyen
ahlaki prensipler, insanları, gayri-kabili-tarif bir ahlaki suçluluk duygusunun yükü altında bırakır.
İnsan; mevcudiyetinin gün-be-gün faaliyetleri esnasında karşısına çıkan seçeneklerin çokluğu ve
karmaşıklığı ortasında; sık sık ürkütücü olabilen olaylar bombardımanı altında; başarıların kısa
süreli neşesi ile başarısızlıkların uzun süren hüznü arasında gidip gelirken; perspektifini ve
kendi kanaatlerinin realitesini kaybetmek tehlikesiyle her an karşı karşıyadır. Unutulmamalıdır ki,
soyutlamalar, maddi varlıklar olarak mevcut değildir: soyutlamalar, insanın mevcut olan şeylerden
haberdar olmak için kullandığı epistemolojik yöntemdir; mevcut olan şeyler somutluklardır
. Realitenin, ikna edici, dayanılmaz kudretinin tam olarak elde edilmesi için; metafizik soyutlamaların,
insanın karşısına, somutluk biçiminde, sanat biçiminde çıkarılması gerekir.

İnsanlar akılcı olduklarında özgürlük kazanır; insanlar özgür olduklarında ise akıl.
Bunların zıtları inanç ve kuvvetir.

Mistizmin egemen olduğu her dönem bir devletçilik, diktatörlük, zülum çağıydı.
Orta çağa ve bugünün politik sistemlerine bakınız. Özgür kapitalizmin kurulamaması önündeki tek engel,
işte bu akıldışı ahlak anlayışlarıdır. Kapitalizmin temel ahlaki anlayışı: İnsanın ne kendisini
başkalarına nede başkalarını kendisine feda etmeden, kendisi için varolma hakkının olmasıdır;
o insanın değerlerinin amaçlarına ulaşma yolları değil, başkasının ihtiyaçlarına hizmet eden
bir kurbanlık hayvan değil, kendi başına bir amaç olduğunun tanınmasıdır.

Akıl dışı ahlakı temel alanlar kapitalizmi ahlaksız görmek zorundaydı; kapitalizm başkalarına hizmet ve
feragat prensipleriyle kesinlikle çalışmaz, çalışamaz.

Kapitalist ahlakın haklılığı, onun insanın "insan " olarak hayatta kalmasını koruması ve onun
hakim prensibinin adalet olması gerçeğinde yatmaktadır. Yani kapitalizm ve onun insani temeli
olan rasyonel insan tabiatı yıkılacaksa bu durumda yıkılması gereken şey adalet kavramıdır.
Laf da eşitlikçiler - toplumcular- bunun farkındadır, fakat kapitalizmin faydacı savunucuları farkında değildir.
Çünkü altruizm kapitalizmin temeli, olamaz. Aksine altruizm kapitalizmin gelişmesini engeleyen bir hançer,
bir truva atıdır…!Örneğin kapitalizmin nimetlerinden faydalanırken, İncil'e el basarak yemin eden
altruizmle; kapitalist bilinç çelişir ve bu nedenle gelişemez. "Sağcı,solcu-ateist,dindar-liberal,
komunist" kolektivist devletçilerin, yani eski-yeni mistiklerin, böylesi ikiyüzlü çabaları boşa çıkmaya mahkumdur.
Bu anlamda kapitalizme en büyük kötülüğü: bizzat kapitalistler ve onların yalakaları yapmaktadır!

Kapitalizmin maddi nimetlerinden faydalanırken, doğaüstü ahlak ideallerine can atmak,
insanın kendi yıkımını getirmektedir.Kapitalizm insanın benzersiz üretkenlik yeteneğinin özgürlüğüdür.
Bu nedenle kapitalizmi ahlaken savunmak, ahlakı bir bilim olarak ele almak, her rasyonel insanın kendi çıkarınadır.

"Herkes in herkes için ortaklaşa kendini feda etmesi" ahlakını temel alan sosyalist sistem neden çöktü?
Çünkü bu bir ekonomi meselesi değil, bir ahlak meselesidir.

Eğer "hizmet ve kendini feda ahlaki bir ideal ise ve eğer insanın doğasındaki BENCİLLİK insanları
kurban olma fırınlarına atlamaktan alıkoyuyorsa, insanların kendi iyilikleri için veya insanlığın iyiliği
için veya gelecek nesillerin iyiliği için veya en son bürokratın en son 5 yıllık planının iyiliği için,
bir diktatörün insanları süngü zoruyla dürtüklememesi gerektiğine dair bir gerekçe,
mistik bir ahlakçının verebileceği hiçbir gerekçe yoktur. Herhangi bir zülme karşı çıkmak
gösterebilecekleri bir sebep yoktur.
"Görev ve yükümlülük" lerin insanın tek değer standardı olduğunu dayatanlar, ödül söz konusu olunca
bunun bir erdem olamayacağını savunanlar; ahlaklı bir amacın yalnızca "adanmak" la kazanabileceğini savunurlar.
Oysa görev : " aklı-değerleri-sevgiyi-kendine saygıyı" yok eden mistik bir hançerdir.
Görev merkezli bir ahlak teorisinin, reçete gibi sıraladığı görevler listesi:
" Birilerinin denetimini de zorunlu kılar.Yaratıcı-üretici " bireysel mutluluk veya bireysel arzular";
işte böylece "çoğunluk iradesi-refahı-v.s" adına ahlak dışına itilir!
Mistizmin önerdiği davranışların, insani amaçların tersine verdiği sonuçlar işte budur!
Fakat daha da kötüsü, bireyin kendisini "Ben bu görevleri yapacak kadar iyi değilim" diyerek,
kendisini alçaltması ve haksız bir suçluluk duygusuna kapılmasıdır.!


Oysa realitede ve objektif felsefede "görev" diye bir şey yoktur ve olamaz.
Sadece "tercih" ve "görev" fikri" tarafından gizlenen bir prensibin,
"Nedensellik Kanunu"nun açık ve netçe tanınması vardır.
Ancak bu prensibi izleyen bir insan davranışının amacını bilmeden hareket etmez.
İnsan, bir amacı etmede, onu başarmak için gerekli olan yolları düşünür, amacın değerini
yolların güçlüğüne karşı ve onun diğer tüm değerleri ve amaçlarının tam, hiyeraşik durumuna karşı tartar.
Kendisi için imkansız olanı talep etmez ve hangi şeylerin imkansız olduğuna çok kolayca karar vermez.
Sahip olduğu bilginin durumunu asla terk etmez ve amacına ulaşmasının kendi hareketi hariç
hiçbir güç tarafından sağlanamayacağının iyice farkında olarak realiteden asla kaçmaz.
Eğer kaçarsa kandıracağı şeyin ancak kendisi olacağını bilir. Bu anlamda o,
neyi değiştirip neyi değiştiremeyeceğini ve bunlar arasındaki farkı da kavramıştır.
Eğer zorluklar onun şevkini kırarsa, düşünür ve amacını "Buna değer mi? diye sorgular.
Yani dışarıya bakar, değer ve realite merkezlidir ve realiteye asla isyan etmez.
Oysa, bir "görev" yanlısı:Daima içeriye bakar, realiteden soyutlanmış bir kendi ile ilgilidir;
bu anlamda "kendinden şüphe" merkezlidir. Bu şüphe onu gerçeklerden kaçmaya zorlar;
ama bunu başaramadığı için, ister istemez: Kendini tahribe yönelir.

Yani kişinin kendi isteklerini, bu isteklerin anlamını ve maliyetlerini bilmesi en yüce insan erdemini:
AKILCILIĞI gerektirir.
Anti-nedensel, sebepsiz veya doğaüstü "görev" kişinin kendi değerlerinden feragat etmesini talep ettiğinde:
"görev" e karşı körce bir isyan içinde çırpınırken, ulaşmak istediği yerin realite olduğunun farkında
bile olamaması, bir insanın duyabileceği en acı sonuçtur.

Kendini feda etmeyi talep eden böylesi bir mistik ahlak sistemi, fedakarlıkları toplayan
üstün yöneticisi olmaksızın ilan edilemez, yaygınlaştırılamaz. Geleneksel olarak iki tip toplayıcı vardır:
Tanrı ya da toplum. Toplayıcı insanoğlunun geneli için ulaşılamaz olmak zorundaydı ve onun otoritesi
sadece "baş rahipler", "komiserler", "sömürge valileri", "devlet görevlileri" vs. olarak çeşitli
şekillerde adlandırılan özel aracılar eliti ile açıklanmak zorundaydı. İşte yeni mistiklerin de
izlediği yol budur: Yeni toplayıcılar: yüce hükmedenler ve yeni bir kültür! Yani tanrıyı veya
toplumu anlamlı bir şekilde gerçek yöneticiler olarak göstermeye çabalayan: MİSTİZM!
Yani bizden başkaları için veya doğmamış nesiller için veya üç-beş yıllık programları için
ve asıl kendileri için: KENDİMİZİ FEDA ETMEMİZİ İSTEYEN VAMPİRLER…!
Altrüizmin (kendini-feda ahlakının) benimsenmiş olmasının psikolojik sonuçlarından birisi;
ahlak meselesine, insanın normal hayat şartlarının değil, olağanüstü şartların belirlediği
bir bağlamda yaklaşılmasıdır. "Şöyle bir insana, şöyle bir günlük meselede nasıl davranırsın?"
gibi sorular yerine, "Boğulmakta olan bir insanı kurtarmak için, hayatını tehlikeye atarmıydın?"
veya "Batan bir teknedeki tek can yeleğini, karına mı verirdin, kendine mi?" gibi sorular ortaya atılır.
Böyle bir yaklaşım, altrüizmin kurbanlarının karakter yapısını ele vermektedir:
a) Kendine-saygı-ve-güvenden yoksundurlar; çünkü, değerler alanında ilk meseleleri,
hayatlarını nasıl inşa edecekleri değil, onu nasıl feda edecekleridir.
b) Başkalarına saygıdan yoksundurlar; çünkü, insanlığı, sefalete mahkum, sürekli yardım bekleyeyen,
dilenen bir zavallılar sürüsü olarak görmektedirler.
c) Realiteyi bir kabus olarak görmektedirler; çünkü, insanlığı, felaketlerin sürekli ve temel bir konu olacağı,
bedhah bir evrene hapsolmuş zannetmektedirler.
d) Ahlaka karşı müthiş bir kayıtsızlık içindedirler; çünkü, soruları, kendi hayatlarının aktüel problemleriyle
hiç ilgisiz, belki ömürleri boyunca hiç karşılaşmayacakları durumlarla ilgilidir; yani, normal hayatlarına
rehber olacak bir ahlak sistemi yerine, sadece istisnai hallerde rehber olacak davranış kurallarıyla ilgilenmektirler.


Başkalarına yardımı merkezi ve temel bir ahlak konusu yapan altrüizm, insanlar arasında gerçek
iyilikseverliği ve dostluğu yok eder. Altrüizm; başka bir insana değer verme işini, bir benliksizlik
(egosuzluk) eylemi olarak ortaya koyarak; başkasına değer verme işinde, egoistçe bir yan
bulunamayacağı; başkasına değer verme işinin, kendini feda etmek anlamına geleceği;
başkasına duyduğu bir sevgi, hayranlık ve saygının, kendi zevki için olamayacağı,
tersine kendi mevcudiyetine bir tehdit teşkil edeceği inancını doğurur.

Ortaya çıkan bu ya-kendini-ya-başkasını-feda ikileminin öbür yüzünü seçenler,
altrüizmin gayrı-insanileştirici etkisinin nihai ürünleri olan psikopatlardır.
Bunlar, altrüizme alternatif bir ahlaka da sahip olmadıklarından;
kendini-feda anlayışına karşı çıkarken, her insana karşı kayıtsızlığı savunan,
(genellikle kendi cinslerinden bir sürücünün sebep olduğu) bir trafik kazasında yaralanmış,
yerde yatan bir insana yardım etmek için parmağını bile kıpırdatmayacağını söyleyen tiplerdir.
Çoğu insan, bu altrüist ikilemin iki yüzünü de kabul etmez.
Böyle olunca, insanlararası ilişkiler ve başkalarına yardım işinin tabiatı
, amacı ve ölçüsü üzerinde büyük bir entellektüel kaos ortaya çıkar.

İnsan, kurbanlık hayvan değildir: kendisini başkalarına feda etmesi, ahlaki bir görev veya erdem değildir.
Fakat, insanlar arasında fedaya dayanmayan bir yardımı düzenleyen ahlaki prensipler,
rasyonel olarak ortaya konabilir.

"Feda," bir değeri, ondan daha az olan bir değer karşılığında veya karşılığında
hiçbir değer elde etmeden teslim etmektir. Yani, altrüizm; bir insanın erdemini;
değerlerini teslim veya reddettiği veya onlara ihanet ettiği dereceyle ölçmektedir.
Mesela, altrüizme göre; yabancılara veya düşmanlara yapılan bir yardım, sevilenlere
yapılan bir yardımdan daha az "egoistçe"dir, yani daha erdemlicedir.
Rasyonel bir davranış, bunun tam tersi olmalıdır; rasyonel bir insan, daima değerler
sisteminin hiyerarşisi içinde davranır:bir değeri, daha az bir değer uğruna vermez, feda etmez.

Bir insanın sevdikleri için yaptıkları, -bu yapılanlar, kendi değerler hiyerarşisi içinde kişisel
(rasyonel) bir önem taşıyorsa- feda teşkil etmez.

Karısına aşık bir adamın, onun tehlikeli bir hastalıktan kurtulması için bütün servetini sarf etmesi,
bir fedakarlık değildir; çünkü, karısının hayatı, parasıyla alabileceği bütün şeylerden daha kıymetlidir.
Fakat, onu kurtaracak yerde; içlerinden hiçbirini tanımadığı, kendisine hiçbir şey ifade etmeyen
on kadının hayatını kurtarmakta parasını harcaması, -ki altrüizm bunu ister- bir fedakarlıktır.
Rasyonel bir insan, tanımadığı on kadın yerine, neden sevdiği karısını kurtarır?
Çünkü, kendi mutluluğu, hayatının en yüce gayesidir ve karısının hayatta kalması kendi mutluluğu için gereklidir.

Boğulmak üzere olan insan konusuna gelince... Eğer, kurtarılacak insan bir yabancı ise,
onu kurtarmaya çalışmak, insanın kendi hayatı için çok küçük bir risk varsa, ahlaken doğrudur;
risk büyükse, kurtarma teşebbüsü gayrı-ahlakidir: ancak kendine saygıdan yoksun bir insan,
kendi hayatını, rasgele bir yabancının hayatından daha değersiz görür.
Eğer, kurtarılacak insan yabancı değilse, alınacak olan riskin büyüklüğü,
o kişiye verilen değerin büyüklüğüyle orantılıdır. Eğer, o insan, aşk duyulan bir insan ise,
onu kurtarmak için hayatı kaybetmek göze alınabilir; ve bu ancak rasyonel-egoistçe bir amaç için yapılır;
çünkü, aşık olunan o insanın yokluğunda hayat dayanılmaz olabilir.

Bir insanın sevdiklerine yardım için yaptıkları, "benliksizlik" (egosuzluk) veya "fedakarlık" değildir, bütünlüktür.
Bütünlük, bir insanın kanaatlerine ve değerlerine sadık olması, değerlerine uygun davranması,
onları pratik realiteye geçirmesidir.

Rasyonel bir insanın, yabancılara yaklaşımını belirleyen şey ise, onların sahip olduğu
insani potansiyele saygıdır; ta ki, o yabancı tersine davransın. Fakat, bu demek değildir ki;
insan, sürekli olarak yardım edeceği bir yabancı arasın.
Prensip olarak her insan kendi hayatından sorumludur;
fakat, insan, bir olağanüstülükte, gücü yettiğince yabancılara yardım eder.

Unutulmaması gereken şey şudur: insanlar normal olarak batmak üzere olan gemilerde yaşamazlar
veya boğulmakta olan insanlara sık sık raslamazlar; dolayısiyle,
bu tür dünyalar üzerinde kurulu ahlak sistemleri yanlıştır; normal bir yaşamı,
insani mutluluğu merkez alan rasyonel bir ahlak; olağanüstülüklerdeki rehberliği de yapabilecek olan tek ahlaktır.

İnsan hayatının değeri mi? İnsanın varolma hakkı mı? Kendi mutluluğunun peşinde koşması hakkı mı?
Bunlar mistik ahlakcıların antitezi olan, bireyselliğe ve kapitalizme ait olan kavramlardır.


İnanç ve kuvvet birbirinin sonucudur ve mistizm daima kuvvete dayalı bir yönetime yol açar.

Bu eski-yeni mistizmin tabiatıdır.
Akıl insanlar arasındaki iletişim ve anlaşmanın tek nesnel yoludur; insanlar akla dayalı şekilde anlaşırlarsa,
realite onlarun nesnel satandartı ve referans kaynağıdır. Fakat insanlar doğa üstü bilgi yollarına
sahip olduğunu iddia ettiğinde hiçbir ikna, iletişim veya anlayış mümkün değildir."
Bu böyledir, çünkü ben öyle söylüyorum" formülüne başvuran herkez eninde sonunda
bir silaha sarılmak zorunda kalacakdır. Kişinin aklı vahiy için veya şartlı refleks için reddetmesi fark etmez;
temel fikir ve sonuçlar aynıdır:Bu nedenle tüm materyalistler gibi komünistlerde yeni mistiklerdir.

"Feodalizm veya E.Kant mistizmi - Marx kolektivizmi veya sözde modern liberalist devletçiler - vs" lere dikkat ediniz:
Onlar hala " paranın": tüm kötülüklerin anası olduğunu -tabi her derdin devası hükümet parası hariç(!)-
iddia ediyorlar. Yani aynen tüm kötülüklerin anasını "şeytan" olarak gören eski mistikler gibi..!
Çünkü: İnsanoğlunu en aşağı hale indirmeyi teklif eden bir kişi, kendisini yardımseverliğin harekete
geçirdiğini iddia edemez. İnsanı arzusundan, hırsından veya ümidinden soyutlamak ve onu ömür boyu
durağanlığa mahkum etmek isteyen birisi, kendisini teşvik eden unsurun şevkat olduğunu iddia edemez.
İnsanın, bir kötürümün elde edebileceği ilerlemenin sınırları ötesinde ilerlemesini yasaklamayı teklif
eden birisi insan sevgisini motivasyonu olarak iddia edemez. Bir dahiye, bir geri zekalı için bir
değeri olmayan başarıyı yasaklamayı teklif eden bir kişi, kıskançlık ve nefretten başka hiçbi
r motivasyonunun olduğunu iddia edemez.

Kötü ve çirkin bir fikri AKLA, gerçeklere ve bu dünyaya dayalı olarak telkin etmenin imkansız
olduğunu görebilirsiniz. Fakat, insan düşmanı teorilerin savunucuları mistik bir temel veya onay
aramak için her zaman realitenin dışına kaymak zorundaydılar.

Tıpkı dilenci veya dincilerin insanın orijinal günah fikrini yaymak için Adem'in günahı safsatasına
müracaat ettiği gibi veya tıpkı Kant'ın var olan dünyayı kurtarmak için farazi dünyaya dayanmak
zorunda kalması gibi veya tıpkı Hegel' in mutlak fikre ve Marx'ın da Hegel'e başvurmak zorunda
kalması gibi; günümüzün gerileyen kültürünün tortusu üzerinde, insanı yaşama hakkından
soyutlamak isteyenler: Ceninin hakkını iddia ediyorlar!

Yetenekli ve becerikli insanları her türlü haklarından men etmeye çalışanlar: bir cenin olmadan
önce kazanmadığı şeyin ve komşu yamyam ve vahşi aptalına doğumundan önce doğanın yaptığı
adaletsizliğin bedelini onun ödemesini talep ediyorlar!

E.Kant'ın felsefesini 'saf akıl', akıldışı felsefeleri bir 'aşk' , komünizmi 'özgürleşme" ve eşitçiliği bir 'adalet'
gibiymiş gibi sunmak…: Hangi dürüst bir kuramcı, fikirlerini bu fikirlerin zıtları maskesi ile sunmaya çalışır?
İnsan tabiatını hiçe sayan bir felsefe, bir adalet, bir ahlak, bir politika veya bir bilim olabilir mi?

Dünya: İnsan karşıtı, akıl karşıtı ve hayat karşıtı olan eski-yeni mistizm ve altruizm tarafından yok edilmektedir.

Bu nedenle aklın mutlaklığı temelinde AHLAKİ BİR DEVRİM en zor, en çok çaba gerektiren, en radikal isyan şeklidir..

Fakat bugün yapılması gereken şeydir. Medeniyet yok olmak zorunda değildir.
Vahşiler sadece bizim hatamızdan dolayı kazanıyorlar.
Bu nedenle reddetmemiz gereken tek şey böylesi akıldışı felsefeler ve ahlak anlayışlarıdır.

Eğer insanlar kendi mahvoluşlarının kaynağını anlarlarsa,
eğer insanlar kendilerini mücadelelerinden en büyüğüne,
AKLIN MUTLAKLIĞI mücadelesine adarlarsa
ve eğer insanlar "insan aklı üzerine olan her türlü zalimliğin ilelebet düşmanı" olmaya karar verirlerse:
21.yüzyıl bir kez daha bir şansa sahip olacaktır.Eğer akılcı insanlar isyan etmezse, eski-yeni mistikler kazanacak dır.
AYN RAND
KAYNAK: " www objektivist net "



Biz ( 35)

"Bencillik,Kapitalizm, Objektivizm ve AYN RAND...

Kapitalizm, doğası gereği sürekli bir büyüme, gelişme ve ilerleme gerektirir. İnsana, doğaya karşı ve kendi yaşamını sağlamak amacıyla mücadele etmesi için gerekli sosyal koşulları sağlar ve
yeteneklerinin seviyesi ne olursa olsun, üretimden yana tavır alan herkesin faydalanabileceği şartları sunar.
Ama tembellik isteklerini karşılamaz. Zaten bu istekleri doğa da karşılamaz.
İnsan, kapitalizmin insanlık tarihinin hiçbir döneminde görmediği başarıyı, gelişmeyi sağlamasını seyredip öte yandan da kolektivizmin bütün çeşitlerinin kasvetli başarısızlığına baktığında, "kapitalizm" karşıtlarının:kapitalizme karşı çıkış sebeplerinin"ekonomik" olmadığını görmelidir.

İnsan Tabiatının Temelini:
"Ne Kendisini Başkalarına,Ne de Başkalarını Kendisine Feda Etmeden"
Kendisi İçin Varolma Hakkı ve,Kendi Başına Bir Amaç Olarak Tanınması oluşturur.

Kapitalizm insanların benzersiz üretkenlik yeteneğinin serbestliğidir. Bu anlamda kapitalizm, mucizev "ne kendisini başkalarına ne de başkalarını kendisine feda" etmeden kandisi için varolma hakkını, kendi başına bir amaç olarak tanıması oluşturur.i derecede üretken olan tek sistemdir. Kapitalizmin ahlaki haklılığını: insanın "ne kendisini başkalarına ne de başkalarını kendisine feda" etmeden kandisi için varolma hakkını, kendi başına bir amaç olarak tanıması oluşturur.
İnsanın: "kendisini başkaları, başkalarını kendisi için fedaya "zorlayan altruist ruh ve beden mistiklerinin tümü kapitalizmle çelişir, uyuşamaz.
Çünkü kapitalizm, başkalarına hizmet ve feragat prensipleriyle çalışmaz, çalışamaz.

İnsanoğlunun gerçekten muhteşem velinimeti kapitalizm, buna rağmen, eskiden ve bugün neden kızgınlık, itham ve nefretten başka birşeyle anılmamaktadır?
Kapitalizmin sözde savunucuları neden eskiden ve bugün onun adına özür dilemeyi sürdürmekdedir? Neden kazanmak, kâr etmek ve yetenek ahlaken ödüllendirilmez?
Çünkü kapitalizm ve altruizm birbiriyle uyuşmamaktadır. Çünkü kapiatalizm ve altruizm aynı kişide ve toplumda birlikde olamaz.
Bu nedenle altruizme sarılmış sözde kapitalizm savunucuları, en büyük kötülüğü kapitalizme yapmakdadır. Çünkü kapitalizmi savınmak bir ekonomi meselesi değil:bir ahlak meselesidir.
Yanlış felsefeler:insanın kendisi için var olma hakkının olmadığını, diğer insanlara hizmet etmenin kendi varlığının tek gerekçesi olduğunu
ve kendini feda etmenin insanın en yüksek ahlaki görev, erdem ve değer olduğunu iddia ederler.
Bu iddianın nezaket, iyi niyet ve başkalarının haklarına saygı duyma ile ilgisi yoktur. Yani akıl dışı ALTRUİST AHLAKIN temel mantığı:
Kendini kurban etme, kendini reddetme, kendini yalanlama, kendini mahvetme anlamına gelen BEN'i kötülük standartı, BEN dışındakileri ise iyilik standartı olarak görme anlamına gelen:
KENDİNİ FEDA ETMEDİR.

İnsan:"Kendisini Başkaları, Başkalarını Kendisi İçin Fedaya" Zorlanamaz.

Bu anlamda: Aklın mutlaklığı temelinde AHLAKİ BİR DEVRİM en zor, en çok çaba gerektiren, en radikal isyan şeklidir, fakat bugün yapılması gereken şeydir.
Bu nedenle, altruist ahlak ile ruh ve beden mistikleri: çağdaşlığın, ilerlemenin, becerinin ve yeteneğin önündeki en aşağılık en iğrenç ve en tehlikeli engeldir.
Medeniyet yok olmak zorunda değildir. Vahşi ve modern yamyamlar sadece bizim hatalarımızdan dolayı kazanıyorlar.
Onlarla sonuna kadar ve dürüstlükle savaşmak için reddetmemiz gereken şey altruizm ahlakı ve irrasyonalizmdir.
Ahlaki temeli olan altruizmle savaşmadan, kolektivizmle savaşamayız. Onun epistomolojik temeli olan irrasyonallikle savaşmadan altruizmle savaşamayız.
Kendisi için mücadele edecek bir şeyimiz olmadıkca, bir şeye karşı mücadele edemeyiz.
Bunlar felsefi konulardır, fakat bu uğruna savaşılacak muhteşem bir amaç değilmidir?
Bu anlamda zararı değil: “ kâr etmeyi " felsefik olarak savunmak, her rasyonel insanın ödevidir.!

Bugün içinde yaşamakta olduğumuz sistem, kapitalist bir ekonomi değildir.
Çağımıza damgasını vuran mevcut sistem: Karma Ekonomidir.

Objektivizm, mevcudiyetin varolduğu aksiyomuyla başlar.

Objektivizm, objektif bir gerçekligin duygularimizdan, hislerimizden, dileklerimizden, umutlarimizdan veya korkularimizdan bagimsiz olarak varoldugunu belirtir.
Objektivizm insanin gerçekligi algilamak ve eylemlerine yol göstermek için tek aracinin mantik oldugunu savunur.
Mantik derken insanin duyulariyla elde ettigi bilgileri tanimlayan ve düzene sokan islemi kastediyorum.Herhangi bir etik sistem temellerini zimnen veya açikça metafizige dayandirir veya metafizikten alir.
Objektivizmin metafizikten aldigi etik temellerine göre mantik insanin hayatta kalmak için en temel araci ise, rasyonalite de en yüksek erdemidir. Aklini kullanmak, gerçekligi algilamak ve ona göre eylemde bulunmak insanin ahlaki zorunlulugudur.
Objektivist etigin deger standardi, insanin insanca vasiflarini muhafaza ederek yasamasi, yani insan hayati için, ya da diger bir deyisle rasyonel bir varligin kendine yakisir sekilde hayatta kalmasi için gerekli olan neyse odur.
Objektivist etik özünde insanin kendi iyiligi için yasadigini, kisisel mutlulugunun en yüksek ahlaki amaci oldugunu ve ne kendini baskalari için, ne de baskalarini kendisi için feda etmemesi gerektigini savunur.

Mantık insan bilgisinin aracıdır.

Mantık gerçekligi algilamamizi saglayan islevdir. Rasyonel davranmak demek gerçege uygun davranmak demektir. Duygular ise algilamanin araci degildirler. Ne hissettiginiz size gerçekler hakkinda hiç bir sey anlatmaz; sadece gerçekler hakkindaki tahminlerinize dair bir izlenimdir. Duygular deger yargilarinizin sonucudurlar. Bilinçli veya bilinçsiz olarak kazandiginiz, dogru olabilecegi kadar yanlis da olabilecek temel önkabullerinizin sonucudurlar. Kapris ise sebebini bilmediginiz ve ögrenmeye de zahmet etmediginiz bir duygudur. Peki “kaprislerle hareket etmek” ne demek oluyor? Bu, insanin bir zombi gibi neyle ugrastigini, ne basarmak istedigini veya onu neyin motive ettigini bilmeden yasamasidir. Bu insanin geçici bir delilik hali içinde yasamasi demektir.Bu durumdan alinabilecek yegane keyifin canilerin kan dökerken aldigi keyife benzeyecegini düsünüyorum.

Gerçeği reddederek eylemlerde bulunmak sadece yıkım getirebilir.

Duygular insanin degerlerle ilgili önkabullerinin otomatik birer tepkisidirler. Sebep degil sonuçturlar. Insan eger mantigi ve duygulari arasindaki iliskiyi dogru kurabiliyorsa bu ikisi arasinda mutlaka bir çatisma, ya birini ya öbürünü seçmek zorunda kalacagimiz raddede bir çeliski olmak zorunda degildir. Rasyonel insan, duygularinin kaynagini, sahip oldugu hangi önkabullerden kaynaklandiklarini bilir veya kesfetmek için çaba harcar. Eger önkabulleri yanlis ise düzeltir. Asla güvenemeyecegi ve anlamlarini tam kavrayamadigi duygularin esiri olarak hareket etmez. Bir olayi degerlendirirken tepkilerinin nedenini ve hakli olup olmadigini bilir. Iç çeliskilere sahip degildir; akli ve duygulari yekparedir; bilinci mükemmel bir uyum içindedir. Duygulari düsmani degil hayattan keyif almasini saglayan araçlardir. Fakat duygulari rehberi degildir; rehber aklidir. Ne var ki bu iliski tersine çevrilemez. Eger kisi duygularini sebep, aklini ise duygularinin edilgen bir sonucu olarak tasavvur ederse; yani eger duygulari tarafindan kontrol edilir ve aklini duygularini rasyonalize etmek veya mesrulastirmak için kullanirsa, o zaman gayri ahlaki hareket ediyor demektir. Böylelikle kendini zulüme, basarisizliga, yenilgiye mahkum etmis olur. Kendinin ve baskalarinin mahvolmasindan baska hiç bir sey basaramaz.Bu bağlam da hedonistik felsefeye tamamiyla karsiyim. Hedonistik felsefeye göre size haz veren hersey iyidir. Dolayisiyla Keyif ahlaki bir standart olarak degerlendirilir.

Objektivizm iyinin rasyonel bir değer standartıyla tanımlanması gerektiğini ve keyif hissinin bir sebep değil sonuç olduğunu savunur.

Sadece rasyonel deger yargilari sonucu ortaya çikan keyif duygusu ahlaki olarak nitelendirilebilir. Hedonistik keyif anlayisi kendi basina eylemlerimizi yönetemez veya bir ahlaki standart olarak kullanilamaz. Zevk hissinin bir ahlaki standart oldugunu söylemek bilinçli veya bilinçsiz, dogru ya da yanlis hangi ahlaki degerleri edinmis olursaniz olun sahip oldugunuz ahlaki degerlerin dogru ve ahlaki oldugunu savunmaktir. Bu akliniz yerine rastgele hislerin, duygularin ve kaprislerin kontrolünde oldugunuz anlamina gelir. Benim felsefem hedonizmin tam tersidir. Ben kisinin mutlulugu tesadüfi, keyfi veya subjektif araçlarla yakalayamayacagini savunuyorum. Insan ancak rasyonel degerleri referans alarak mutlulugu yakalayabilir. Rasyonel degerler demekle birinin keyfi veya körü körüne rasyonel kabul ettigi herhangi bir degeri kastetmiyorum. Insan için rasyonel olan ahlaki standartlari ve takip edilecek rasyonel degerleri tanimlamak ahlakin ve etik biliminin alanidir.

Kisi belirli bir tip fiziksel mekanizmaya ve ihtiyaçlara sahiptir. Fakat bunlari nasil, hangi yoldan tatmin edeceginin bilgisine sahip degildir. Mesela insanin yiyecege ihtiyaci vardir. Açlik hissi duyar. Fakat önce bu hissi açlik olarak tanimlayip sonra yiyecege ihtiyaci oldugunu ve nasil yiyecek elde edebilecegini ögrenene kadar aç kalacaktir. Insan dünyaya belirli fiziksel ve psikolojik ihtiyaçlarla gelir. Fakat aklini kullanmadan bunlari ne kesfedebilir ne de tatmin edebilir. Insan rasyonel bir varlik olarak kendisi için neyin dogru neyin yanlis oldugunu kesfetmek zorundadir. Sözde dürtüleri ona ne yapmasi gerektigini söylemeyecektir.

Bütün gücümle siyah-beyaz bir dünya anlayısını savunuyorum.

Bu iyi ve kötü demektir. Herhangi bir seyi gri veya orta yol olarak adlandirmadan önce siyah ve beyazin ne oldugunu tanimlamaniz gerekir. Çünkü gri bu ikisinin karsimindan baska bir sey degildir. Bir alternatifi iyi digerini kötü olarak tanimladiktan sonra ikisinin karisimini seçmenin dogru oldugunu savunamazsiniz. Bir kisminda kötülük oldugunu bildiginiz bir seyi seçmeyi mesrulastiramazsiniz.

Dogma, rasyonel delillere ragmen ve rasyonel yollarla dogrulugu kanitlanmadan iman yoluyla kabul edilen inançlar bütünüdür. Dogma kör bir inancin konusudur.

Objektivizm bunun tam tersidir. Herhangi bir fikir veya yargiyi dogrulugunu mantik yoluyla ispatlamadan kabul etmemeniz gerektigini savunur.
Objektivizmin onu bir dogma olarak kullanmak isteyecek insanlara karsi kendi kendini koruyabilecegini biliyorum.

Objektivizm kişinin aklını kullanmasını öngörür.

Genel prensipleri ayrim gözetmeden ve düsünmeden kendi yasamlarinda uygulamaya kalkanlar bunun yapilamayacagini görürler. Böylelikle objektivizmi ya uygulamaya ya da reddetmeye zorlanirlar. Uygulamak derken kisinin objektivist prensipleri kendi gündelik yasamindaki belirli problemler karsisinda nasil kullanacagini kendi aklini, düsünme yetisini kullanarak bulmasini kastediyorum.

Insan bir toplama kampinin kurbanlarina karsi merhamet hissederken, onlara iskence edenlere de ayni merhameti gösteremez. Eger iskencecilere karsi merhamet hissediyorsa, iskence görenleri manevi açidan aldatiyor demektir.Eger kocami hedeflemisse bir kursunun önüne atlayabilirim. Eger bir varliga veya fikre yeterince deger veriyorsaniz onu korurken ölmek kendini feda etmek degildir, çünkü onsuz varolmanin sizin için bir anlami yoktur.Çünkü yasamak ahlaki degerlere ulasma çabasindan ibarettir. Insanoglu çaba göstermeden hayatta kalamaz. Rasyonel bir varlik olarak yasamali ve daha azini kabul etmemelidir.

Laissez-faire kapitalizmin, bireysel hakların –ki bundan başka bir hak kategorisi yoktur- ve bireysel özgürlüğün savunucusuyum.

Komünizm, refah devleti, fasizim, Nazizim ve modern liberalizm (Amerikadaki sosyal demokrasi benzeri fikriyat) gibi bireyi kollektif bir bütüne kurban eden her doktrine bu zemin üzerinde karsi çikiyorum. Muhafazakarlara da ayni sebeple karsiyim. Muhafazakarlar karma ekonomi ve refah devletinin destekçisidirler. Liberallerle prensipte degil detayda farklilasirlar.

Çünkü kapitalizm dinle bagdasmaz. Özgürlük ve kapitalizmi kabullenmek; kisinin mutlaka Tanriya, bir dine veyahut askin bir mistisizme inanmasi gerektigi anlamina gelmez.Çünkü kapitalizm, ancak rasyonel bir zeminde savununalabilir. Mantik ve akıl kapitalizmin tarafindadır.Esir bir toplumda "diktatörlüklerin rasyonel bir sistem oldugunu, insanin ancak mistik bir imanla" özgürlüge inanabilecegini kabullenmek durumunda kaliyorsunuz. Kapitalizmi bundan daha fazla küçültecek bir argüman olamaz ve gerçek bu argümanlarin söylediginin tam tersidir.

Kapitalizm mantıkla savunulup mesrulaştırılabilecek yegane sistemdir.

Politika ile yalniz bir sebepten ilgilendim; politikayla ilgilenme ihtiyaci duymayacagim günlere ulasmak için. Kendi ilgi ve amaçlarim için yasamakta özgür birakilabilecegim; devletin onlari bozmak için müdahale etmeyecegi; hayatimin, emegimin, gelecegimin devletin veya bir diktatörün kaprislerinin insafina birakilmayacagindan emin olacagim bir toplum yapisini saglamlastirmak istiyorum. Tavrim bugünde aynidir. Sadece günümüzde bunlarin henüz erisilmemis birer ideal oldugunu, baskalarinin benim amaçlarim için mücadele etmesini bekleyemeyecegimi ve her sorumlu vatandas gibi amaçlarim ugruna elimden geleni yapmam gerektigini biliyorum. Diger bir deyisle, politikayla özgürlükleri pekistirmek ve korumak için ilgileniyorum.

Bugün içinde yaşamakta olduğumuz sistem, kapitalist bir ekonomi değildir.
Çağımıza damgasını vuran mevcut sistem: Karma Ekonomidir.

Diktatörlük insan haklarini tanimayan ve devletin vatandaslari üzerinde sinirsiz bir güç uygulama yetkisine sahip oldugu bir sistemdir.Bir diktatörlügün 4 unsuru vardir: Tek parti yönetimi, politik muhalefete karsi yargisiz infaz uygulamalari, özel mülkiyete el konulmasi veya kamulastirilmasi ve sansür uygulamasi. Hepsinden daha baskin olani bu sonuncusudur. Insanlar serbestçe konusup yazabildikçe, sansür uygulanmadikça, herseye ragmen toplumu reforme etmek ve daha iyi bir noktaya sürüklemek ihtimali vardir. Eger sansür uygulaniyorsa, insanlarin entellektüel açidan greve gitmeleri, sosyal sistemle hiçbir sekilde isbirligi yapmamalari gerekir.

Toplumsal akımlara yön veren ve sosyal sistemleri yaratıp yıkabilme gücü fikirlerdedir.
Onun için doğru fikirler ve doğru felsefe savunulmalı ve yayılmalıdır.

Kapitalizmin tahribini de kapsayan modern dünyanin felaketleri alturist-kollektivist felsefenin sonucudur. Insanlarin reddetmeleri gereken alturizmdir (digergamlik, fedakarlik).
Altrurizm:Insanin kendisi için yasama hakkinin olmadigini, varliginin yegane mesruluk kaynaginin baskalarina hizmet etmek oldugunu ve fedakarligin en büyük ahlaki görev, deger ve erdem oldugunu savunan bir ahlak sistemidir. Bu sistem kollektivizmin ve bütün diktatörlüklerin kendilerine ahlaki açidan mesruluk kazandirdiklari zemindir. Özgürlük ve kapitalizme ulasmak için insanligin mistik, altruristik ve rasyonel bir etik koduna ihtiyaçlari var. Öyle bir kod ki insanlarin birer kurbanlik hayvan olmadiklarini, ne baskalari ugruna kendilerinden fedakarlik ederek ne de baskalarindan kendileri için fedakarlik etmelerini bekleyerek, kendi amaçlari için yasamaya haklari oldugunu açiklamali ve savunmali. Diger bir deyisle, bugün dünyanin Objektivist etiklere çok ihtiyaci var.“Düsünce dünyasinin kaliplari” diye bir kavrami tanimiyorum ve aldirmiyorum. Bu kavram ancak düsüncenin kontrol altinda oldugu ve düsüncelerden degil kollektivist sloganlardan olusan “düsünce kaliplarinin” varoldugu bir diktatörlüge veya kollektivist bir topluma uygun olabilir.Bu bir ayricalik ve onur nisanidir, saklanacak ve özür dilenecek bir leke degil. Yeni veya degerli fikirleri olan herkes entellektüel statükonun disinda durur. Ama statüko bir “düsünce” degildir ki düsünce dünyasinin yerine geçsin.

Statüko durgun bir bataklıktır. İnsanoğlunu ileriye taşıyanlar mucitlerdir.



Insanoglu hür iradeye sahiptir. Belli bir zaman diliminde veya bir kusakta rasyonel olmayi tercih edeceklerine dair hiçbir garanti verilemez. Ayrica hiçbir felsefenin de “dünyaya hakim olmasi” gerekmez.

Mesela “Objektivizm gelecegin felsefesi olacak mi?” derseniz cevabim kosullu bir evet olurdu: Eger insanlar mantiga dönerlerse, diktatörlükler tarafindan yok edilmezlerse veya yeni bir karanlik çaga girmezlerse, eger düsünmelerine yetecek kadar varolmayi basarabilirlerse Objektivizm kabul edebilecekleri bir felsefe olarak onlari bekleyecektir.

İnsanoğlunun hür olduğu herhangi bir tarih diliminde kazanan: her zaman en rasyonel felsefe olmuştur.

Entellektüel bir güç ve ahlaki bir ideal olarak kollektivizm bugün ölüdür.Fakat özgürlük ve bireycilik, ve onlarin siyasi ifadesi olan kapitalizm henüz kesfedilmedi.
Insanoglunun bu degerleri kesfetmeye zamani olacagini düsünüyorum. Ölmekte olan günümüz kollektivist felsefesinin bir sefalet, imkansizliklar ve umutsuzluk kültüründen baska birsey yaratmamis olmasi dikkate degerdir. Zamanimizin, insani basarisizlik, tükenmislik ve yikimla lanetlenmis yardima muhtaç, çaresiz ve akilsiz bir varlik olarak yansitan sanat ve edebiyat dünyasina bir bakin. Bu sunum bir kollektivistin kendi psikolojisinin itirafi olabilir fakat genel bir insan tasviri kesinlikle degildir. Eger çizilen bu tablo gerçege uygun olsaydi magaralarimizdan asla çikamazdik. Fakat bugünlere gelmeyi basardik. Etrafinizi ve tarihi gözlemleyin. Insanoglunun basarilarini göreceksiniz. Insanligin gelismek için sinirsiz bir kabiliyete sahip oldugunu ve bu kabiliyeti mümkün kilan islevi farkedeceksiniz. O zaman insanin yaradilis itibariyle çaresiz bir mahlukat olmadigini, ancak aklini, o yüce islevi kullanmayi ihmal ettiginde o hale düstügünü anlayacaksiniz. Ve büyüklük nedir diye bana sorarsaniz; cevabim: “John Galt’in 3 temel degerini kendinize düstur edinerek yasayabilme azmi ve kabiliyetidir” olacaktir:
Mantık. Amaç. Kendine Saygı.
AYN RAND..."
KAYNAK:" objektivist.net "

Biz ( 35)

"Rasyonel Bireycilik ve Sahteleri

Bireycilik, hem ahlaki-politik, hem de ahlaki-psikolojik bir kavramdır. Ahlaki-politik bir kavram olarak bireycilik, birey haklarının üstünlüğü prensibinin kabulü demektir: insan, başlı başına bir amaçtır, başkalarının amaçlarının bir aracı olamaz. Ahlaki-psikolojik bir kavram olarak bireycilik, bireyin zihni bağımsızlık prensibinin kabulü demektir: insan, bağımsız olarak düşünmeli, yargılamalı ve hiçbir şeye kendi aklının hükümranlığından daha üstün bir yer vermemelidir.
İnsan hayatını değer standartı olarak kabul eden rasyonel bir ahlak isbatlamıştır ki: insanın, insan olarak, rasyonel bir varlık olarak hayatta var kalabilmesi için, -psikolojik ve politik anlamda- bireycilik, objektif bir ihtiyaçtır.
Rasyonel anlamındaki bu gerçek bireycilik yerine, sık sık, "başkalarının haklarına riayet etmemek; arzulanan herşeyi yapmak" anlamı atfedilen bir sahte bireycilik anlayışı ortaya atılır. Bu anlayışın ifadesi olarak, genellikle Nietzche ve Max Stirner'den alıntılar yapılır. Bireyciliğin bu sahte türünün, bireycilik olduğu; kendini başkalarına feda etmeyi reddeden bir insanın, hemen başkalarını kendine feda etmeye niyetleneceği inancı, altrüistlerin, rasyonel bir bireyciliği karalamak için kullandığı bir silahtır.
Rasyonel bir bireyciliği, sahtelerinden ayırt etmek için bazı hususları hatırlatmak yararlı olacaktır:
a) Rasyonel bireycilik, insanın insan olarak hayatta kalabilmesinin zorunlu kıldığı objektif bir ahlaktan kaynaklanır. Bu ahlak, insanların vazgeçemeyeceği bir objektif ihtiyaç olarak bazı erdemler tanımlamıştır. Rasyonel bireycilik, bireylerin bu erdemlere sahip olmasını mümkün kılan bir politik alet olan birey haklarının vazgeçilmezliğinin kabulü demektir. Başka insanların haklarını ihlal eden bir insan, bu hakları kendisi için talep edemez: bireyci olamaz.
b) Rasyonel bireycilik, sadece insanın kollektif için yaşamasını reddetmekten ibaret değildir. Rasyonel bir bireyci, kendi hatırı için yaşar; fakat, kendi zihninden ve çalışmasından kaynaklanan bir hayat sürdürür; kendisini kimseye feda etmediği gibi, kimseyi kendine feda etmez: insanlarla değer mübadele eder, onları yağmalamaz.
c) Rasyonel bireyci, kendi zihni hükümranlığı ile yaşar ve bağımsız düşünce ile sübjektif bir duygu arasındaki farkı bilir. Sahte bireyci, "bağımsız düşünce" ile "bağımsız duygu"yu aynı şey zanneder. "Bağımsız duygu" diye bir şey yoktur; sadece, bağımsız zihin ve onun ürünü olan bağımsız düşünce vardır. Duyguları belirleyen, ahlaki değerler, ahlaki değerleri belirleyen bağımsız zihindir. Arzulanan her şeyi yapmak, bir bireycinin değil, bir irrasyonelin işidir.
d) İsyankarlık ve gayrı-konvansiyonel oluş da, başlı başına, bireyciliğin bir kanıtı değildir. Bireycilik, sadece konformizme karşı olmaktan ibaret değildir. Konformist, "bu doğrudur; çünkü, başkaları öyle inanıyor" diyen insandır. Fakat, bireyci "bu doğrudur; çünkü, ben öyle inanıyorum" diyen insan da değildir. Bireyci, "buna inanıyorum; çünkü, bunun doğru olmasının sebeplerini görüyorum" der. Akli gerekçelerini bulduğunda konvansiyonlara karşı çıkmak, isyan etmek bireyciliktir; fakat, hiçbir gerekçesiz, sırf "Ben istedim oldu!" yaklaşımıyla eksantriklik yapmak bireycilik değil, sübjektivizmdir. Ne kafiyesi, ne ölçüsü, ne insicamı, ne de başkasına vereceği bir anlamı olan bir şiir yazmak bir sübjektivizmdir; ama, bir bireycilik değildir. Ne ritmi, ne de melodisi olan bir müzik yazmak bir sübjektivizmdir; ama, bir bireycilik değildir. Hiçbir toplumsal sağlık kuralına, kasden riayet etmemek bir psikopatlıktır; ama, bir bireycilik değildir.
e) Kabileciliğe karşı oluş, bireyciliğin tabii bir sonucudur. Fakat, kabileciliğe karşı olan her insan, bir bireyci demek değildir: o insan, bir yalnız kurt da olabilir. Bu kurtların çoğunluğu, beklediğini bulamamış kabilecilerdir; kabile (veya etraflarındaki insanlar) tarafından reddedilmişlerdir: bunlar, ya konvansiyonel kurallara hiç uyamayan insanlardır, ya da manipülatif karakterleri, kabilesel iktidar için rekabete girişemeyecek kadar aşikar ve kaba olan insanlardır. Kavramsal bir zihniyete sahip olamayan yalnız kurt, sadece algılarının rehberliğinde davranan bir tür entellektüel berduştur. Oradan buradan edindiği rasgele düşünce parçacıklarıyla zihnini dolduran, bu düşünceleri keyfen sürekli değiştiren, seyyar bir fikirler bit pazarı halinde dolaşan yalnız kurtun davranışlarında bir tek sabit tavır vardır: bir guruptan bir başka guruba sürüklenmek ve ne cins olurlarsa olsunlar, bir takım insanlara tutunarak onları manipüle etmek. Bu tür insanları teşhisindeki en açık semptom, onların bir amoralist oluşlarıdır: kabilesel yalnız kurtlar, kendilerini ve eylemlerini herhangi bir standartla yargılama yeteneğinden yoksundurlar. Kendini-değerlendirmenin normal yörüngesi, soyut bir değere referansla yapılır: "Ben iyiyim, çünkü rasyonelim" veya "Ben iyiyim, çünkü dürüstüm" veya hiç değilse elden-düşme bir nosyonla, "Ben iyiyim, çünkü insanlar beni sever" gibi. Amoralistin yörüngesi ise -kendisi nadiren ifade etse bile- "Ben iyiyim, çünkü ben, benim"dir. Amoralizm, ahlaki sübjektivizmle karıştırılmamalıdır: sübjektivist, değerlerini teşhis edemese de veya onların objektif geçerliliğini isbat edemese de, -büyük bir psikolojik güçlükle de olsa- pratikte onlara sadık kalabilir; amoralist, sübjektif değerlere de sahip değildir; O, herhangi bir değerden yoksundur...." Konu ile ilgili geniş bilgi:
http://www.bencil.org/ben2.htm